‘ Tıp Fakültesi’ Etiketli Yazılar

Sigara eritiyor!

Kasım 11th, 2011 | Sağlık | 0 Comments


Osteoporozun kemik doku yoğunluğunun azalması nedeniyle dayanıklılığın azalması olduğunu belirten Prof. Dr. Kirazlı, Hastalık en fazla genetik faktörlerden kaynaklı. Ailesinde kemik kırılması geçmişi olan kişiler daha dikkatli olmalı. Bunun yanında erken menapoz, sigara kullanımı ve özellikle gençlerde anorexia nervoza hastalığı, Osteoropozu tetikliyor dedi.

Hastalığın tanı yönteminin oldukça kolay olduğunu ve hiçbir şikayeti olmayan kişilerin bile 65 yaş sonrasında yılda bir kez kemik ölçümü yaptırması gerektiğini belirten Prof. Dr. Kirazlı, Bu hastalıktan korunmak için düzenli beslenmek, bol kalsiyum almak, spor yapmak ve fiziksel aktivitede bulunmak gerek diye konuştu.

Halk arasında kemik erimesi diye bilinen hastalığın genelde 45 yaş üzeri kişilerde görüldüğüne dikkat çeken Prof. Dr. Kirazlı, Osteoropoz kadınlarda daha sık görülüyor ve daha çok kırıklarla ve kamburlukla ortaya çıkıyor dedi

Hayatı kabusa çeviren hastalığa son!

Ekim 31st, 2011 | Kadın | 0 Comments

Hayatı kabusa çeviren hastalığa son!

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde hastalığa yol açan hücreleri kandan temizleyen aferez yöntemiyle 1 yıldır yoğun bakımda yatan ve ilaç tedavilerine yanıt vermeyen hasta, tekrar gündelik hayatına döndü.

Hastanın tedavisini yürüten Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Törüner, kolit olarak bilinen İltihabi Bağırsak Hastalığının, ülseratif kolit ve Crohn hastalığı adı altında iki alt türü bulunduğunu söyledi.

Bu hastalığın mevcut yöntemlerle tedavisinin mümkün olmadığını, zaman zaman uykuya geçen hastalığın, bazen de alevlendiğini ifade eden Törüner, şu bilgileri aktardı:

Bazı hastalarda uyku durumu şans eseri uzun sürüyor. Tedavide ilk aşamada yan etkisi az ve daha uzun süre kullanılabilen ilaçlar kullanılıyor. Hastalığın ilerlemesi halinde ise yan etkisi daha fazla ilaçlara başvuruluyor. Hastalığın mekanizması çok iyi bilinmemekle birlikte, vücut, bağırsakları düşman olarak görüyor ve bu durumda bağırsaklarda iltihabi durum gelişiyor. Bu nedenle ileri safhada bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar kullanılması gerekiyor. Bu ilaçların uzun süre kullanılması halinde de ağır yan etkiler ortaya çıkabiliyor. Bu yan etkiler, ağır enfeksiyonlar şeklinde görülebiliyor.

Daha çok 30-40 yaşlarında, hem kadın hem de erkeklerde ortaya çıkan hastalığın görülmesinde genetik yatkınlığın etkili olduğunu ifade eden Törüner, Bazı kişilerde hastalık 70 yaşında bile görülebiliyor dedi.

Ülseratif kolitin kanlı ishal, Crohnun ise ishal ve karın ağrısıyla belirti verdiğini, bazı hastalarda ağız, cinsel organ, deri gibi yerlerden dışkı gelebildiğini kaydeden Törüner, hastalığa karşı özel bir ilaç olmadığı için yüzde 100 tedavi imkanı bulunmadığını, ileri vakalarda, başlarda yüzde 80ler civarında başarı sağlanan kortizon tedavisinde bile başarının daha sonraları düştüğünü vurguladı.

Hastalarda ağır psikolojik sorunlara yol açan iltihabi bağırsak hastalığına karşı deneysel tedavi yöntemlerine başvurulduğunu ifade eden Törüner, hastalığa yol açan hücreleri kandan temizleyen aferez yönteminin de bu deneysel tedavilerden biri olduğunu bildirdi.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde aferez yapılan 20 yaşlarındaki Crohn hastasının, 1 yıldır yoğun bakımda tutulmasına rağmen hiçbir tedaviye yanıt vermediğini anlatan Prof. Dr. Murat Törüner, söz konusu uygulamayla ilgili şu bilgileri aktardı:

Hastaya uyguladığımız aferez yöntemi ile bağırsakları düşman olarak gördüğü için hastanın kanında aşırı ve anlaşılamayan bir tepkiye yol açan hücreleri dolaşım sisteminden filtreleme yaparak temizledik. Bu hücreler temizlendiği için de hastadaki iltihabi bağırsak hastalığı belirtileri ortadan kalkmış oldu. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Türkiyenin en ileri tedavi merkezlerinden birisi. Terapötik Aferez Merkezi ise ameliyathane şartlarına sahip ülkenin en ileri merkezlerinden birisi. Aferez yönteminin başarılı olması için hem gastroenteroloji, hem de aferez konusunda gelişmiş şartlara sahip merkezlerde yapılması büyük önem taşıyor.

Törüner, tedavisi tamamlanan Crohn hastasının bağırsaklarında açılan fistüllerin tamamen kapandığını, hastalık belirtilerinin ortadan kalkmasıyla hastanın tekrar gündelik yaşamına döndüğünü ve bağışıklık sistemini baskılayan ilaçların en aza indirildiğini belirterek, Ancak bu, hastanın tamamen sağlığına kavuştuğu anlamına gelmiyor. Takibinin sürmesi gerekiyor. Aferez işleminin belirli bir süre sonra tekrarlanması gerekebilir dedi.

Ülseratif kolit hastası bir başka kişiye de aynı tedavinin başlandığını belirten Törüner, Bu hastanın da ilaca bağlı sıkıntıları vardı. Geçen hafta ilk işlemi uyguladık. Bunu 4 kez daha tekrarlamak gerekiyor. Sonuçları ancak 3. işlemden sonra almaya başlıyoruz. Her işlem sonrası hastadaki gelişmeyi takip ediyoruz. Hastalığın bu alt türünde başarı oranı yüzde 50nin üzerinde. Almanyada yapılan bir araştırmadan iyi sonuçlar alındı şeklinde konuştu.

YÖNTEMİN YAN ETKİSİ YOK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Terapötik Aferez Merkezi Sorumlusu Prof. Dr. Osman İlhan da aferez yönteminin hiçbir yan etkisi bulunmadığını bildirdi.

Bu yöntemin her hastada uygulanmasının mümkün olmadığını, gastroenteroloji uzmanlarından oluşan bir heyetin raporuyla Sağlık Bakanlığının Aferez Komisyonunun onay verdiği hastalara uygulanabileceğini ifade eden İlhan, şunları anlattı:

Yöntemle bağırsaklarda iltihap yapan savunma hücreleri toplanıyor. Aferez tekniğiyle hastadan toplanan kan filtreden geçiriliyor, hastalık yapan lökositler ayrılıyor ve bu hücrelerden temizlenen kan hastaya tekrar veriliyor. İşlem haftada bir kez olmak üzere 5 hafta üst üste yapılıyor.

Aferez yöntemine hangi hastalarda başvurulabileceğini ilişkin bir metin hazırlanmasının söz konusu olduğunu belirten İlhan, bu konunun Sağlık Bakanlığının Aferez Komisyonunda da ele alınacağını söyledi.

İltihabi Bağırsak Hastalığının mezankimal kök hücre nakliyle tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik çalışmaların da devam ettiğini bildiren İlhan, bu tedaviyle hastalığa karşı yüzde 100 başarı elde edilmesinin mümkün olabileceğini söyledi.

Mezankimal kök hücre nakliyle hastanın kemik iliğindeki, hastalığa yol açan hücrelerin tamamen yok edilerek dolaşıma verilmesinin önüne geçilmesinin hedeflendiğini anlatan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlhan, şunları söyledi:

Mezankimal kök hücre nakli ile ilgili dünyada da bazı araştırmalar yürütülüyor. Bu araştırmalardan biri, 3. kişiden alınan kök hücrenin hastalara nakledilmesi nedeniyle başarılı olamadı. Oysa hastanın kendisinden ya da doku uyumu olan yakınından alınan kök hücre nakledilmeli. Yakın bir gelecekte bu tedavi yöntemiyle iltihabi bağırsak hastalığının tamamen ortadan kaldırılması söz konusu olabilir.

İLTİHABİ BAĞIRSAK HASTALIĞI NEDİR?

Sindirim kanalında görülen, sıklıkla kronik seyirli (uzun süreli) iltihap olan iltihabi bağırsak hastalığı, bağırsak duvarında ülser, şişme, yaralanma, kanama ve zedelenme ile seyreder.

Ana hatları ile iltihabi bağırsak hastalığının, ülseratif kolit ve Crohn hastalığı olmak üzere iki farklı tipi bulunur. Buna ek olarak iltihabi bağırsak hastalığının tam olarak ülseratif kolit veya crohn hastalığına benzemeyen, arada kalan tipi, yani tam belirlenemeyen şekli de vardır.

Kalın bağırsağın en önemli görevi, bağırsak içindeki suyun kana geri emilimidir. Ülseratif kolit hastalığında suyun geri emilmesini sağlayan tabakada inflamasyon (iltihap) olması nedeni ile bu işlev gerçekleşemez. Böylece hastalığın en önemli bulgusu ishal gelişir. Bu mukozal örtü tabakasındaki inflamasyon (iltihap), doku zedelenmesine, dolayısıyla ülserlere ve kanamaya neden olur.

İshal, bağırsak hareketlerinde artışa ve karın ağrısına neden olur. Böylece hastalarda kanlı dışkılama, rektal kanama (makattan kan gelmesi), dışkılama sırasında ağrı, acil dışkılama ihtiyacı, devam eden ishal, karın ağrısı (çoğu zaman kramplar tarzında), kilo kaybı ve ateş gibi belirtiler meydana gelir.

Hastalık, zaman zaman alevlenmeler ve sakin dönemler gösterir. Ömür boyu devam eden bir hastalık olmakla birlikte tedavi ile normal aktif yaşam mümkündür.

Ülseratif kolit sıklıkla crohn hastalığı ile karışır. Ülseratif kolit hastalığında, sadece kalın bağırsağın (kolon ve rektum) içini örten yüzeyel tabaka (mukoza ve submukoza) hasta iken, Crohn hastalığında ise, ağızdan anüse (makata) kadar sindirim kanalının herhangi bir yerinde bu olabilir. Ülseratif kolitin aksine Crohn hastalığında, hastalığın görüldüğü bağırsak kısmında, bağırsak duvarının sadece yüzeyel tabakası değil, tüm tabakaları hastadır.

Kanser hastaları psikolojik destek almalı

Ekim 29th, 2011 | Sağlık | 0 Comments


Onkoloji Enstitüsü Psikososyal Onkoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sedat Özkan, kanser hastalarının psikolojik destek alması gerektiğini belirterek, Kişinin yaşadığı depresyon, bağışıklık sisteminin çökmesini hızlandırır. Dolayısıyla tedaviye katılımı bozulur. Bu nedenle psiko-onkolojik tedavi, genel tedavinin ayrılmaz bir parçasıdır dedi.

Kanser psikiyatrisi ile ilgili dünya çapındaki en kapsamlı kongre olan 13. Dünya Psiko-Onkoloji Kongresi, Antalyada başladı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gülün himayelerinde gerçekleşen ve 20 Ekime kadar devam edecek kongrede dünyanın dört bir yanından gelen bilim insanları, kanser psikiyatrisiyle ilgili son gelişmeleri ele alacak.

İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Konsültasyon-Liyezon Bilim Dalı Başkanı ve Onkoloji Enstitüsü Psikososyal Onkoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sedat Özkan, Dünya Psikoonkoloji Birliği Başkanı Magi Watson, İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsünden Prof. Dr. Adnan Aydıner ile kongre kapsamında basın toplantısı düzenledi.

Kanser hastasının takip ve tedavisinde psikolojik tedavi ve bakımın genel tedavinin ayrılmaz parçası olduğunu vurgulayan Özkan, Hem kanseri tedavi edeceksin, hem de hastanın ruhunu tedavi edeceksin. Kanserin yarattığı psikolojik sorunları ele alıp destek sunmak gerekiyor. Kişinin yaşadığı depresyon, bağışıklık sisteminin çökmesini hızlandırır. Dolayısıyla tedaviye katılımı bozulur. Bu nedenle psiko-onkolojik tedavi, genel tedavinin ayrılmaz bir parçasıdır diye konuştu.

Toplumun yüzde 30unda klinik düzeyde tedavi gerektirecek ruhsal çöküntü olduğuna dikkati çeken Sedat Özkan, kanser hastasının takibinde stresin önemini vurguladı. Kanserle mücadele beden ve beynin ortak mücadelesidir. Kanser hastaları psikolojik destek almalı diyen Özkan, beyin ve ruh çökerse, hastanın bağışıklık sisteminin çöküşünün de hızlanacağını kaydetti.

 -Acıyarak yardım olmaz-İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesine başvuran kanser hastaların yüzde 20-30unun psikolojik destek aldığını, ülke genelinde bu rakamların daha alt seviyelerde olduğunu ifade eden Özkan, bazı hastaların psikolog ya da psikiyatriste gitme konusunda önyargılı olduğuna da değindi.

Ciddi travma ve depresyonun, organizmadaki kanser sürecini hızlandırdığına işaret eden Prof. Dr. Sedat Özkan, Kanserin seyrinde psikolojik, beyinsel faktörler doğrudan doğruya etkilidir. Sağlık sisteminde kanser hastalarına sadece kemoterapi değil, psikolojik destek de verilmeli diye konuştu.

Bu hastalara kucak açacağız ama acımayacağız, acıyarak, yadsıyarak onlara yardımcı olunmaz diyen Özkan, kanserin ölümü çağrıştırdığına ilişkin ön yargının da azaltılması gerektiğini söyledi. Daha dingin yaşayan, doğayla iç içe olan kanserli hastaların daha uzun yaşadığını da belirten Özkan, Duvarı nem, insanı gam çökertir. Kanser hastası aynı zamanda gam yaşarsa, kanseri daha kötü seyredecek şekilde ilerler dedi.

 -Türkiyenin bilimsel öncülüğü-Sedat Özkan, Türkiyenin kanser psikiyatrisinin Orta Doğu, Balkanlar, Kafkaslar, Türk Cumhuriyetleri ve Doğu Avrupa ülkelerinde de yaygınlaşması için bilimsel anlamda öncülük yaptığına işaret etti.

Kanser hastasının ailelerine düşen görevler olduğunu belirten Prof. Dr. Özkan, Hastanın uyumunun en iyi olduğu aileler, ilişkilerde dengeli, duyguların serbestçe ifadesine izin veren, çatışmaların az, işbirliğinin fazla olduğu ailelerdir. Aileler aşırı kaygılı olmamalıdır. Aile içi rollerin net olmaması, aşırı koruyuculuğun egemen olduğu, katı ve çatışmaları gözardı eden aile ortamları, hastanın uyumunu güçleştirmektedir dedi.

Dünya Psikoonkoloji Birliği Başkanı Magi Watson da, 2020 yılına kadar dünyadaki tüm kanser hastalarına psikodestek programlarının yürürlüğe girmiş olmasını sağlamayı hedeflediklerini söyledi. Kanser hastalarının yüzde 20-25inde kriz ve destek ihtiyacının sözkonusu olabildiğini ifade eden Watson, Psikolojik destek gerektirecek hastaların sadece yüzde 10u destek alabiliyor dedi.

Watson, hastanın yanında ailenin de psikodestek alması gerektiğini vurguladı.

İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsünden Prof. Dr. Adnan Aydıner de, tüm kanser hastalarının psikiyatriden destek alması gerektiğini vurguladı. Psikoonkoloji için merkez ve bu alanda yetişmiş eleman sayısının az olmasının hastaların tedavi almasına engel olduğuna işaret eden Aydıner, Hasta psikolojisinin kanser tedavisinin başarısında son derece önemi var. Pozitif düşünen kanser hastaların hastalığının daha iyi seyrettiğine ilişkin kanıtlar var dedi

Gelen Aramalar

  • mail pdpsikodestek com

Havuç ve ıspanak kör eden sarı lekenin düşmanı

Ekim 29th, 2011 | Sağlık | 0 Comments


Uzmanlara göre ıspanak, brokoli, havuç ve yaban mersini gibi lutein maddesinden zengin sebze ve meyvelerin bol miktarda tüketilmesi, ileri yaşlarda ortaya çıkan ve körlüğe neden olan sarı leke hastalığı riskini azaltıyor.

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Süleyman Kaynak, gözde sarı leke adı verilen bölgede, daha çok ileri yaşlarda görülen ve körlüğe neden olan hastalıkla ilgili bilgiler verdi.

Dünyada olduğu gibi Türkiyede de yaşam süresinin uzamasının, bu tür hastalıkların görülme sıklığını artıracağını belirten Kaynak, sarı lekenin körlüğe neden hastalıklar içinde katarakt ve glokomdan sonra üçüncü sırayı aldığını bildirdi. Kaynak, ancak, katarakt ve glokom ile ilgili farkındalığın artması ve tedavi yöntemlerinin gelişmesinin, sarı leke hastalığının daha büyük bir sorun haline gelmesini sağladığını söyledi.

-Zengin fakir fark etmiyor-Bu hastalığın ekonomik gelişmişlikle ilgisinin bulunmadığını, zengin ya da fakir bütün dünya ülkelerinde benzer sıklıkla görüldüğünü ifade eden Kaynak, Yaşlı nüfusun arttığı ülkelerde yaşa bağlı sarı leke hastalığı yüksek oranlarda ortaya çıkıyor dedi.

Türkiyede 2050 yılında yaşlılıkla ilgili sorunların artacağını, sarı leke hastalığının bu sorunlardan biri olacağını vurgulayan Kaynak, 65 yaş üstündekilerde bu hastalığın görülme sıklığı yüzde 10-30 arasında dedi.

Hastalığın görülme sıklığında özellikle 65 yaş sonrasında büyük artış olduğuna dikkati çeken Kaynak, İnsanlar çok yaşamak istiyor, ama yaşlandıkça bu tür sorunlarla karşılaşma riski de artıyor ifadesini kullandı.

Türkiyede bu hastalıktan kaynaklanan ekonomik kaybın ortalama 3 milyar TL olduğunu, uygun tedavi yöntemleri uygulanması halinde kamu harcamasının 0.1 milyar TL olacağını ifade eden kaynak, Bütün hastalara ulaşılıp tedavi uygulanmasıyla kamunun yapacağı harcama, bu hastalıktan dolayı oluşacak ekonomik kaybın ancak yüzde 4ünü oluşturuyor. Dolayısıyla hastalara ulaşılıp tedavi uygulaması, ülke ekonomisine de büyük katkı sağlayacaktır bilgisini aktardı.

Gerekli tedavilerin uygulanmaması halinde hastaların çok kısa sürede görme kaybına uğradığını, bunun da beraberinde psikolojik ve sosyal sorunlar getirdiğini anlatan Kaynak, hastaların yüzde 40ında 5 yıl içinde ikinci gözde aynı hastalığın ortaya çıktığını söyledi.

Hastalığın görülme riskinin yaş ilerledikçe arttığını, aile öyküsü bulunması, hava kirliliği, sigara, yüksek kan basıncı, açık göz rengi, aşırı ışık ve güneşe maruziyet, yanlış beslenme ve obezitenin riski artırdığını bildiren Kaynak, hastalığın en önemli belirtisinin görme keskinliğinin azalması, nesnelerin eğri görülmesi ve renklerin kaybolması olduğunu belirtti.

Bu hastaların minare ya da direk gibi çevrelerindeki uzun nesneleri eğri, kişileri dumanlı gördüklerini anlatan Kaynak, hastalığın tedavisinde erken tanının çok önemli olduğunu, bu belirtilerin ortaya çıkması halinde hemen bir göz hekimine başvurulması gerektiğini söyledi.

Prof. Dr. Kaynak, hastalıktan korunmada beslenme, sigara ve aşırı güneş ışığından uzak durmanın önemine işaret ederek, şu bilgileri aktardı:Gözdeki sarı leke bölgesi, gerçekten sarı renktedir ve makula boyaları bulunur. Bunlar makulayı ışıktan korur ve antioksidan etkileri nedeniyle sinir hücrelerini korur. Bu boyalar yaşla birlikte azalır. Özellikle ileri yaşlarda, lutein denilen ve bitkilerde bulunan sarı renkli organik renklendiriciden zengin besinler tüketmek, bu hastalıktan korunmada etkilidir. Çünkü lutein maddesiyle makula yoğunluğu korunabilir, böylece gözde savunma bariyerleri kurulur. Bu nedenle ıspanak, brokoli, havuç ve yaban mersini gibi lutein maddesinden zengin sebze ve meyvelerin bol miktarda tüketilmesi, sarı leke hastalığının görülme riskini azaltır. 50li yaşla birlikte vejateryan beslenme benimsenmelidir.

Bu hastalığın tanısında, 60-65 yaş arasındakilerin göz muayenelerinde göz bebeğinin büyütülüp arkasına bakılması gerektiğini bildiren Kaynak, tedavide göz içine enjekte edilen ilaçların kullanıldığını söyledi.

Bunların üç ay boyunca, her ay birer doz uygulandığını, hastalığın ilerlemesi durdurulamadığı takdirde ikinci bir 3 aylık tedaviye daha başlandığını belirten Kaynak, Bu tedavi SGK tarafından karşılanıyor, ancak 6 ayın sonunda hastalığın ilerlemesi durdurulamazsa devlet yeni tedaviyi karşılamıyor şeklinde konuştu.

Anne adaylarına balık uyarısı!

Ekim 29th, 2011 | Kadın, Sağlık | 0 Comments


Prof. Dr. Sermet Sağol, Denizlerimiz ve doğamız giderek artan kirlilikle sağlığımızı tehdit eder duruma geldi, avcı balıklar olarak nitelendirdiğimiz kılıçbalığı, orkinos gibi balıkların kas protein dokularına bağlanan cıva, kurşun gibi inorganik ağır metallerin artışı gözlenmektedir. Özellikle gebelik dönemlerinde bu tür besinlerin tüketilmesi çocukta santral sinir sistemi hastalıkları, görme bozuklukları ve duyu kaybı gibi hastalıklara sebep olmaktadır. Bu nedenle anne adayları ve gebeler aşırı balık tüketiminden kaçınmalı. Diğer yandan bu dönemde anne adaylarınin haftada bir öğün olmak şartıyla balık tüketmeleri omega 3 açısından çok önemlidir. Balık tüketimi ölçülü ve dikkatli yapılmalıdır dedi.

Prof. Dr. Sağol, gebelik dönemine ilişkin diğer önemli bir konunun da kafein tüketimi olduğunu söyledi. Çocuk sağlığı için anne adaylarının kafein tüketimine de dikkat etmeleri gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Sağol, Aşırı kafein tüketimine bağlı gerçekleşen gebelik kaybı ve erken doğum riski olduğu göz önünde bulundurmalı. İyi demlenmiş bir bardak çay, bir fincan kahve günlük tüketim için yeterli. Fazlası belirttiğimiz riske sebep olur diye konuştu.

OBEZİTEYE DİKKAT

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Doğum Ana Bilim Dalından Uzm. Dr. Özgür Yeniel ise Gebelik sürecinde anne karnında maruz kalınan en önemli hastalıkların başında obezite gelmektedir. Bu hastalığın nedenleri arasında fastfood olarak adlandırılan yüksek kalorili hazır yiyecekler gelmektedir. Öte yandan anne adayları bu dönemde çok yemek yerine öğünleri sadece 1- 2 kaşık artırarak bol karbonhidratlı besinler, sebze, meyve ve folik asit bulunduran tabletler tüketmeli ve aşırı kilodan kaçınmalıdırlar. Aksi takdirde çocuğun anne karnında gebelik şekeri ve obeziteye yakalanma riski artar dedi.