Pekmez mucize bir besin!

Pekmez anemiden kas yorgunluğuna kadar pek çok sağlık sorununa karşı vücüdun direncini arttıran ve çözüm sunan bir besin maddesidir.

Pekmez mucize bir besin!

Doğal tatlandırıcılar kullanmak sağlık açısından oldukça önemlidir. Normalde tükettiğimiz şekerin içerisinde pek fazla besin değeri bulunmaz. Ancak pekmez gibi doğal tatlandırıcılar vücut için gerekli vitamin ve mineraller içerir.

Bir kaşık pekmezde 16 kalori bulunur. Bu miktar aynı miktardaki şekerde de vardır. Ancak besin maddeleri açısından pekmez daha zengindir. Çay, süt, kahvaltılık gevrekler ve tatlıların içerisine şeker yerine pekmez eklenebilir. 2 çay kaşığı pekmez günlük demir, kalsiyum, manganez, magnezyum, bakır ve potasyum miktarının %10unu karşılamaya yeter. Ayrıca iyi bir selenyum ve B6 kaynağıdır.

Şekerin metabolize edilebilmesi için kronyum mineraline ihtiyaç vardır. Normal şekerin içerisinde kronyum bulunmaz ve bu nedenle diyabet, kilo alma gibi sorunlara neden olur.

1 çay kaşığı pekmez ile günlük kronyum ihtiyacının %100ü karşılanmış olur. Potasyum kas fonksiyonları ve sinir sistemi için çok önemlidir. PH dengesinin korunması için de gerekli olan potasyum, yoğun spor programı ardından görülebilecek kas yorgunluğuna karşı etkilidir.
Okumaya devam et “Pekmez mucize bir besin!”

Vücut ağırlığına değil, yağ oranına dikkat

Uzmanlar, vücuttaki yağ miktarının anormal artışının tehlikeli olduğu, özellikle elma tipi obezitenin ciddi sağlık sorunlarına yol açtığıuyarısında bulunuyor.


Ciddi bir halk sağlığı sorunu olarak kabul edilen ve başta diyabet, kanser, kalp krizi, yüksek tansiyon ve inme gibi hastalıkların ortaya çıkmasında önemli olan obezitede, vücut ağırlığı değil, yağ oranındaki anormal artış tehlike sinyali veriyor.

Uzmanlar, yağın vücutta biriktiği yerin de önemli olduğu, özellikle erkeklerde sıkça görülen karın bölgesindeki yağlanmanın risk taşıdığı ve obezitenin çocukları da tehdit eder bir düzeye geldiği uyarısında bulunuyor.

Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Ayla Harmancı, obezitenin her geçen gün giderek büyüyen ciddi bir halk sağlığı sorunu olduğunu söyledi.

Obezitenin, genel olarak vücuttaki yağ miktarının anormal şekilde artması olarak tanımlandığını belirten Harmancı, sıklıkla vücuttaki yağ miktarındaki artışa paralel olarak vücut ağırlığında da artış ortaya çıktığını ifade etti.

Harmancı, obezitenin genel olarak kişinin harcadığından daha fazla enerji alımı sonucu ortaya çıkan bir bozukluk olduğunu söyledi.      

Söz konusu hesaplamanın obezitenin tanısı için tek başına yeterli olmadığını vurgulayan Harmancı, Çünkü unutulmaması gereken konu, obezite vücut ağırlığının değil, vücuttaki yağ miktarının anormal artışıdır diye konuştu.

Harmancı, yağların vücudun farklı bölgelerinde biriktiğini ve biriktikleri bölgelere göre de klinik önemlerinin değiştiğini ifade ederek, Örneğin, kadınlarda yağ birikimi sıklıkla kalça ve basen bölgelerinde ortaya çıkmaktadır ve armut tipi obezite olarak adlandırılmaktadır. Erkeklerde ise yağ birikimi başlıca karın bölgesinde ortaya çıkmakta ve elma tipi obezite olarak isimlendirilmektedir. Her iki durumda da vücut yağ oranı artmıştır dedi.

Yapılan çalışmalar elma tipi obezitenin daha ciddi sağlık sorunlarına yol açtığını göstermektedir diyen Harmancı, bu nedenle obezite değerlendirilirken mutlaka bel çevresi ölçümünün de yapılması gerektiğine dikkati çekti.

-Tedavi, mutlaka kişiye özel yapılmalı-Harmancı, obezitenin genel olarak kişinin harcadığından daha fazla enerji alımı sonucu ortaya çıkan bir bozukluk olduğunu söyledi.

Bu dengenin bozulmasında çok farklı nedenlerin rol oynadığını dile getiren Harmancı, bu nedenle obezite tedavisinin mutlaka kişiye özel olarak planlanması ve farklı branşların işbirliği ile yapılması gerektiğini ifade etti.

Harmancı, hastaların tedavi öncesinde mutlaka, altta yatan başka bir hastalığının olup olmadığının belirlenebilmesi için bir endokrinoloji uzmanı tarafından detaylı olarak değerlendirilmesi gerektiğine işaret etti.

Obezitenin, ciddi sağlık sorunlarına yol açabildiğinin altını çizen Harmancı, şunları kaydetti:Diyabet, hipertansiyon, dislipidemi, kalp krizi, inme, safra kesesi hastalıkları, karaciğerde yağlanma, gastro-ösefagial reflü, adet düzensizlikleri, uyku apnesi, psikolojik sorunlar, eklemlerle ilgili hastalıklar ve bazı kanser türlerine neden olabildiğinden mutlaka tedavi edilmesi gerekmektedir.

-Türkiyede 10 erişkinden 4ü fazla kilolu, 3ü ise obez-Harmancı, obezitenin Türkiyede de giderek artış gösteren bir hastalık olduğunu belirterek, şu bilgiyi verdi:Ülkemizde son yapılan araştırmalar göstermektedir ki 10 erişkinden 4ü fazla kilolu, 3ü ise obezdir. Konunun bundan daha da üzücü ve endişe verici olan yanı ise obezitenin artık çocukları tehdit ediyor olmasıdır. Yapılan araştırmalar, anne-babası obez olan çocuklarda obezitenin daha sık görüldüğünü ortaya koymaktadır. Bunda genetik etkenlerin yanı sıra yaşam şekli ve beslenme alışkanlıkları da rol oynamaktadır. Bu nedenle hem kendi hem de çocuklarımızın sağlığı için obezitenin mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalık olduğu gerçeği kavranmalı ve büyük bir kararlılık ve azimle bu hastalıkla savaşılması gereklidir.

Dünya genelinde sağlık bakanlıklarının da obezite ile mücadeleye önem verdiğini ve bunun için farkındalık projeleri hazırladığını belirten Harmancı, basın yayın organlarının da konuya hassasiyet içinde yaklaştığını ifade etti.

Harmancı, tüm bu çalışmaların dahi obezitenin kontrol altına alınabilmesi henüz yeterli olmadığını bildirerek, bireysel olarak da herkesin düzenli fiziksel aktiviteyi, sağlık beslenme alışkanlığını bir yaşam biçimi haline getirmesi gerektiğini söyledi.

Diyabet hastası gebede düşük riski artıyor

Halk arasında şeker hastalığı olarak bilinen diyabet, gebelik döneminde plazantadaki kan dolaşımını olumsuz etkileyerek bebeğin büyümesini engelliyor.


İç Hastalıkları ve Endokrinoloji Uzmanı Dr. Yavuz Selim Demir,  gebelik döneminde diyabetin çok önemli olduğunu, anne ve bebek sağlığı açısından risk yaratabildiğini söyledi.

Diyabetin gebelik döneminde ortaya çıkmasının gestasyonel diyabet, diyabet hastası kadının gebeliğinin ise pregestasyonel diyabet şeklinde isimlendirildiğini belirten Demir, gebeliğin erken döneminde hormonlardaki değişikliklerden dolayı yüksek insülin düzeylerinin söz konusu olduğunu ifade etti. Demir, diyabet durumunda gebenin kan şekerinde düşme gözükebildiğini ve ileri dönemlerde insülin direnci gelişebildiğini söyledi.

Annedeki diyabetin kanda oksijen salınımını bozduğundan plazantada kan dolaşımının da olumsuz etkilendiğini anlatan Demir, Kan dolaşımının bozulması anne karnındaki bebeğin büyümesini engeller dedi.

Demir, gebelik sonrasında yüzde 25-30 hastada diyabetin kalıcı olduğuna ve diyabetik gebelerin çocuklarında diyabet gelişimi riskinin arttığına dikkati çekti.

-Diyabetik anne adayında, idrar yolu enfeksiyonu riski artıyor-Diyabet görülen anne adayında düşük riskinin arttığını vurgulayan Demir, bu kişilerde ölü doğum oranının sık görüldüğüne dikkati çekti.

Demir, diyabetik anne adayında, idrar yolu enfeksiyonu riskinin arttığını, bebeğin kilolu dünyaya gelebildiğini ifade etti.

Obezitenin, gebelikte diyabet riskini artırdığını vurgulayan Demir, Daha önce gebeliğinde gestasyonel diyabeti olanlar, glikozürisi olanlar, ailesinde diyabet hastası bulunanlar, polikistik over hastalığı olanlar dikkatli olmalıdır. Çünkü, bu kişilerde diyabet görülme riski, diğer anne adaylarına oranla daha yüksektir uyarısında bulundu.

-Gebelik diyabeti tanısı nasıl konur-Demir, açlık kan şekerinin 126 mg/dl ve üzerinde veya günün herhangi bir saatindeki kan şekerinin 200 mg/dl ve üzerinde olması halinde diyabet tanısı konulduğunu söyledi.

Tarama testleriyle de tanı konulabileceğini ifade eden Demir, Gebeliğin 24-28 haftalarında 50 gr glukozla tarama testi yapılır. Kan şekeri 140 mg/dl ve üzerinde ise gebeye 100 gr glukozla yükleme testi yapılır. Kan şekerinin, ilk dakikada 95, 1. saatte  180, 2. saatte 155, 3. saatte 140 mg/dl ve üzerinde iki değere sahip olması diyabet tanısını koydurur dedi.

-Tedavi nasıl olmalı-Demirin verdiği bilgiye göre, diyabetin mutlaka kontrol altında tutulması gerekiyor.

Aşırı kilo alınmasının önlenmesi, 17. haftaya kadar açlık kan şekerinin 90 mg/dl, tokluk kan şekerinin ise 120 mg/dl altında olması isteniyor.

Anne adayının ideal kilosuna göre diyet programı yapması öneriliyor. Karbonhidratların yüzde 45den az olmaması, folik asit ve kalsiyum desteği verilmesi gerekiyor.

Gebelik süresince 10-12 kg ağırlık artışı öneriliyor. Gün içinde 3 ana ve 3 ara öğün yemek yenilmesi tavsiye ediliyor.

Gebelikte egzersizle kan şekerinin ayarlanması gerektiği vurgulanıyor.

Diyet ve egzersizle kan şekerleri hedef değerlerde seyretmezse günde 4 kez insülin enjeksiyonu veya insülin pompasıyla kan şekeri regüle ediliyor. Ağız yoluyla alınan antidiyabetik ilaçların gebelikte kullanılmaması gerekiyor.